Cumhuriyet Dergi'de çıkan başka bir yazı
Dergi 15.01.2006
BEN NASIL BİR 'HİÇ'İM...
Berat Günçıkan
Hani bazı kitaplar vardır, "bitmesin" dersiniz, "sonra ne okurum ben"? Mavi Neşe Gölcük, Agora Kitaplığı tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı "Kar Beyrut Kar"da işte bu hissi uyandırıyor. Sarsıyor, kolluyor, okşuyor, vuruyor, sonra da yalnızlığıyla baş başa bırakıyor, okuru. Peki, Mavi Neşe Gölcük kim? Ne okudu, nerede büyüdü, kelimelerle, cümlelerle, en sonunda da yazıyla ilişkisini nasıl kurdu? Yanıtlıyor: "Kim olduğumu bilmiyorum. Annemin kızıyım. Kızı olmaya çalıştım, ama beceremedim. Bu yüzden kim olduğumu tam olarak bilmiyorum, ne olduğumu da... Bir olmayı beceremedim, kimler oldum."
-Sonrası...
Diyarbakır'ın Bağlar semtinde büyüdüm. Sürekli birbirine açılan dar sokaklarda dolandım durdum çocukken. Nedenini bilmiyorum, ama sürekli alıp başımı gidermişim... Beni bulduklarında da tek kelime etmezmişim. Oyun oynamayı becerebilen bir çocuk değildim, bu yüzden çok izledim. Okula gitmeden önce "Bayrak" ve "Bu Vatan Kimin" şiirlerini ezbere biliyordum. Annem yatılı bölge okulunda ezberlemiş, bana da ezberletmişti. Bazen bağıra bağıra insanlara "Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü" diye okurdum, onlar da aferin derdi. Kendimizi güvende hissedeceğimiz, sokağımız diyeceğimiz bir sokak da olmadı. Bağlar'da o sokaktan o sokağa taşındık durduk. Sokak yok, oyun yok. Geriye iki şey kalıyor. Hayal ve kelimeler. Ben de kurdukça kurdum, buldukça okudum. İlkokulda masallar, ki hepsine bayılırdım, dışında yalnızca Kemalettin Tuğcu kitapları vardı, kırtasiyelerde hep o satılırdı. Allah bilir ya, belki de hepsini okumuşumdur. Bir de annem sürekli bir şeyler anlatırdı. Babaannem konuşan dağlardan, ağlayan nehirlerden, ölen denizlerden bahsederdi... Neyse büyüdük, Ahmet Kaya dinleyip Ahmed Arif okuyup yol aldık... Bu vatan kimin onu da öğrendik... İzmir'de fanzin çıkarıyorduk arkadaşlarla, bizi kovmaya çalıştıkları dünyaya kaçak giriyorduk... Ve şiir tabii ki şiir. Dünyayı iki kere öğrendiysem ikincisini şiirde öğrendim diyebilirim. Arkadaş Z. Özger, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Sait Faik, Sevim Burak... Çocuk ve Allah. Kafka ve Dostoyevski... Brautigan...
ZİKZAK ÇİZEN METİNLER...
-Kar Beyrut Kar, 1997-2005 öyküleri... Kaç kez geri döndünüz öykülerin üzerinde, kaç kez yapıp bozdunuz?
Kaç kez döndüm bilmiyorum. Çoğu kâğıtlarda el yazısıyla yazılmış hikâyelerdi, 97'den beri yazdığım. Önce onları temiz kâğıtlara çektim. Sonra bilgisayara geçirdim. Sonra da bazen bilgisayarda, bazen yine el yazısıyla üzerlerinde çalıştım. Üç yıldır kâh başlayıp sonra vazgeçip sonra yine başladığım, daha çok düşünmeyle, kâğıtlara ya da ekrana bakarak, bunu nasıl anlatabilirim diye geçen bir süreçti. Sonunda ancak bu kadarını becerebildim...
-Kurgudan öte, kelimelerin, cümlelerin coşkusu okuru içine çekiyor. İmlada bir başıbozukluk hali var, örneğin, bir büyük harfle başlıyorsunuz cümleye, bir küçük harfle. Büyük harfle başlamayı iktidarı boşlamak olarak ele alsak bile, bir öykünüzde buna sahip çıkıyorsunuz, diğerleri aynı akışında devam ediyor... Bu dilin gücünü kırmak, ama kırarken yeniden inşa etmek derdi mi?
Oya gibi işlenmiş metinler, şiirler vardır. Kusursuzlardır. Tek söyleyebileceğiniz kusursuz olduklarıdır. Ama ben düşünceye yakın metinleri daha çok seviyorum. Yani zikzaklar çizen, aşağı inip sağa savrulan, vazgeçip dönen, fırlayan, tekleyen... Zihin olmadık bir yerden olmadık bir yere gidiyor ve küçük harf ya da büyük harfle düşünmüyor. Evet imladan neredeyse rahatsız oluyorum. Ama metnin okuyucuya düşündüğümü verebilmesi için bir şeyler bulmam gerekiyordu. Rüyalar, düşler, çocukluğun gözü küçük harfle kuruldu. Dilin gücünü kırmak değil, aslında tam tersi, gücünü ona geri vermeye çalışmak. Cümlenin tonunu hissettirmeye çalışmak, imlayı önemsememek değil önemsemek, çünkü ünlem boşa savrulacak bir işaret değil. Yani okuru alıştığı yataktan çıkarmak istemek, çünkü okumak bir görme işidir de. Rahatça akıp gitmesin, rahatça akıp gidecek şeyler yazmadım, dursun, baksın, düşünsün, yavaşlasın, hızlansın...
-Karakterleriniz rakamlar ya da nesnelerle şekilleniyor, kendilerini böyle ifade ediyorlar, bu takıntılı halleri nereden kaynaklanıyor?
Evleri çok iyi bilirim, ama nesnelerle geç tanıştım... Bu bana has bir durum değil. Bağlar'daki ve ona benzer yerleşimlerdeki çocukların çoğu da öyle. Ev değil duvarları bilirsin. Hayatında çok az nesne vardır. Dünyada gereksiz çok nesne var. Takmamak mümkün değil. Rakamlara gelince, gücü olanlar sayılarla konuşur, hesap yaparlar ve sayılarla korkutup sindirmeye, aklımızı karıştırmaya çalışırlar. Sayıları geri almak, onları da kelimeler gibi diriltmek ve 'bi dur kardeşim' işaretine dönüştürmek istedim.
-Dilinizin bıçkınlığı, sözcüklerinin sertliği kahramanlarının çoğu kadın olmasına rağmen, bir erkek yazarda bile az görülür bir şiddeti taşıyor... Bu şiddetin kaynağı ne?
Şiddetin kaynağı süregiden hayat, yani devlet, ahlak, sistemler ve bunların yarattığı insanlık halleri ve onlarla karşılaşma biçimlerim. Çok şefkatli bir annem var ve ben dünyanın kesinlikle ona benzediğini düşünüyordum, karşılaştığım birçok pislik halinin istisna olduğunu düşünüyordum, ama öyle olmadığını öğrendim. Şiddetli bir biçimde... Yani üniversite yıllarında çok şaşırıyor ve bir türlü inanmak istemiyordum gördüğüm şeylere, öfkeden kuduruyordum, çoğunu da öyle bir halle yazdım.
OKURDAN KORKMUYORUM
-Edebiyat kuramcıları, eleştirmenleri vs, ne derlerse desinler, okur bir edebiyat metninde de yazarını arar... Üstelik bundan büyük bir haz alır... Bu tür okur sizi korkutuyor mu?
Hayır asla korkutmuyor, çünkü ben de öyle bir okurum, sevdiğim her yazarın nasıl yaşadığını (bu fiziki varlığı değil salt) düşünürüm. Yakınlarda Tomris Uyar'la, Turgut Uyar üzerine yapılmış bir söyleşi kitabı okudum ve hiç şaşırmadım. Evet Turgut Uyar böyle bir adam olabilirdi dedim. Ve kimse içinde olduğu hayattan bağımsız değildir sanıyorum. Yazılan her şeye böyle bakamayız, ama bu da var...
-Hem içerde, hem dışarıda, coğrafya tanımayan, cinsel kimliğin sınırlarını geçişken kılan öyküleriniz gelip "hiç"te toplanıyor. Bu bir felsefi tavır olmaktan öte, bugün, içinde yaşanılan dönemi anlatmanın yanı sıra onun şiddetinden korunmanın bir yolu mu?
Bildiğim yalnızlık hallerini anlatmaya çalıştım, daha doğrusu hiç sayılma, hiçleştirme hallerini. İnsanlar kedilerin varlığından emin olabiliyorlar, ama hayat öyle örgütlenmiş ki kendi varlıklarından emin olamıyorlar. "Ben tanrım nasıl bir hiçim" diye bağıranlar elbette hiç olmadıklarını, kendilerine sunulan varlık seçeneklerinin hiç olduğunu pek iyi biliyorlar, bu yüzden şiddete maruz kalıyorlar. Şiddetten nasıl, ne kadar korunabiliriz bilmiyorum, ama tüm biçimlerini nereden gelirse gelsin anlatmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum.
Geçişken halin bir hayat hali olarak bizi arafta tutmasıyla ayakta kalabileceğimizi düşünüyorum.
